Vehbi Başer / 4/4/2012 4:08:05 PM
Paylaş
‘yarın’a(*) mektub(**)

SEVGİLİ YÂRın Yârânı,

sözlerime selam ve sevgilerimle başlarım.
 “Yarın’a bir risale göndermekliğim mümkin olsa idi ne kitâbet eylerdim” deyû aldı beni bir düşünce. Oturdum aşağıdaki iç geçirmeleri tasattur eyledim.

 

medhal

Zanneylemeyiniz ki, sizler “yarın taifesi biziz, biz muhâtap alınıyoruz” dediniz deye, bu satırlar size yazılmıştır. Ben bunları “gelmemiş gün” olan bir vakt-i müeccel için der-sâtır eyleyorum; böyle biline!...

Aslında bu pek romantik bir teşebbüs; pek azîm bir vazife. Bir bakıma kendimi tarihin bu yakasından “yarın” kıyısına seslenen Efruz Bey gibi algılayor; pek mütehassis oluyorum.

 

Lafı uzatmayayım.

 

yoğurdu üstüne dökme hakkı

“böyle de dergi yazısı olur mu?” demeyin. İlk defa bunu bir teklif haline koyan, sonra bunda “Vehbi, bu minval üzre bizim mevkuteye de yazsa” deye ısrâr gösterib beni buna azmettirenler düşünsünler. Her yiğidin “yoğurt yeme hakkı” olduğu kadar, “yoğurdu üstüne dökme hakkı” da vardır. Bu hakkın temellendirilmesi için uzun uzadıya mantıkî bir isbâta ihtiyaç var mıdır? Zannımca hayır! Burası yiğitler arastasında başyiğitler intihâbı, kaç asır var ki, “üstüne yoğurt dökme yarışı” ile hallolunan “bir acaip memalik”ten bir köşedir; üstünü başını en iyi batıranlar, başyiğit olarak kargışlanayor. Ben de böyle dökerim, kime ne!

 

 

gürültücü başlar kakafonisi

bu topraklara şimdilerde “gürültü kirliliği” tesmiye olunan bir âfet ârız olmuş; benî Âdem, etrafın gürültüsünü bastırmağüçün bağrınûb durur. Neymiş efendim, gendüleriğe gizlice “Evropa Muhibbânı” gibi bir süs verenler, bir kürsüden “bizim esas noksanımız, ‘İttihâd-ı Evropa’ dairesine dâhil olmamaklığımızdır” deye avaz ediyorlar. İtiraf edeyim, bir aralık ben dahi gendümi bu “panayıra giden deli kâfilesi” arasında buldum. Bu kafile ziyadesiyle şibih aşûre bir halita keyfiyetinde olup nice âkil adam dahî şeş-kazâ aralarına karışdugin bizzat şâhid oldum. “bu gürûh arasından nasıl hurûc eylesem, aman!” deyû istimdad eyledim; zor-şer sıyrıldım. Karşıda başka bir kürsü kurulmuş; “Suret-i Hakk” kisvesine bürünmüş bir kısım âteşin, şimdilerde gendüleriğe cehren “Evro-asya Muhibbânı” dimekle ma’ruf “Muhibbân-ı Vatan”, bir vakitler “şeriat isterük” deye çınlayan avaz taklidiyle, “vatan elden gidiyor” nakarat eyleyorlar. Bu nakarat zihnimde her vakit “vatan, aynı boruyla içtima’ eyleyen yemlik taifesinin vüs’at sâhasıdır” misillü bir bedâhet tedâi eyleyor.

 

İribaşlar haricinde, bir kısım ufakbaşlardan başka sadâlar işidilmeyor degil; velâkin, bunlar işidülmegden ziyade, “durma ses çıkar, sana da pay düşer” fehvâsınca sade davul vurup kös duymak muradındadır; bu sebepten onları geçiyorum.

 

Ve fekat, bu mikdar bir “bî-savt-ü sadâ”, hanesinden taşra adım atmayan infirâdî kalabalık diyarında, üç-buçuk kafanın gürültüsü, nasıl oluyor da, bu kadar azîm bir vâveylâ şemsiyesi açûb cümle “sessiz ayaklar gövdesi”ni milis kütüğüne kaydeyliyor deye de taaccüb ediyorum. Değil mi azîzim, ne çok “susuz dereden su içme kavalın” sami’ olduk asırlardır. Gerçi Allah var, bir kısım milel i’tiyadındaki “hurraaaa!” sad azîm ları, bu topraklarda sade “top tepikletme” alaylarında temessül edilmiş bir bid’at-i seyyiedir; susuzluktan kavrulmuş dahi olsa, kimse kavalın yanık sesine vü dahi çobanın “tanıdık oğlan”lardan olmasına aldanub susuz derelere hücûm eylemeyor (bi’l-istisnâ muhakkak). Bu dahî, bir fazilet zannolunmaya; her ne kadar bu, bir vekâr tezâhürünü andırıyorsa da; bir “vakt-ü saat” bekleme vekârıdır, cemi-cümle ahâlî, ne suyuyla sulanmış olursa olsun “sırf yeşil ot taam eylemek iştihâsı”yle yününü kırkdırûb sütünü sağdırıyor. Vâveylâya iştirâk itmedüm deyû, kimse istintâkden masun kalacağını ummasın...

 

ez cümle

Bu ilk mektubu, “aslî noksanımız”dan bâhis olmağa hasreyledim. Elbette “her baş”tan bir ses çıkacak, bizim “herhal ilk muasır mütefekkirimiz” daha ileri gidip “hakikat kıvılcımı baştan çıkan seslerin tokuşmasındandır” gibi bir söz etmiş; yahut biz, “barîka-i hakikat müsâdeme-i efkârdan doğar” sözünü böyle terceme edebilmiş idik. Sözlerin bu bolluğunda, “sessiz ayaklar gövdesi”nden i’tizâl vaktidir deyû, ben dahî tahrik olundum. Aha ben de geldüm söz itmeklüge.

 

mes’ele

vaz'ı-mesâil, usûl-i tahlîl ile, hall-i mesâili ta’yîn eyler. Bundan sebep, mes’eleyi doğru vaz’ eylemek elzemdir. Kimi indinde mes’ele, sırf iktisâdî; kiminin itikadinde hâzâ stratejik yâhud siyasî; bir kısım göyâ münevver diline “eğitim şart” pelesenktir. Bu kabil re’y serdedenler zanneyleyor ki, misâl sırf iktisâdî mes’elenin hangisi olduğuna kâil iseler; o hallolundukta, sâir mesâil pey der pey zâil olur. Ne kolay lokma imiş meğer, biz yutamamışız!
 

eksik saymağile eksik düzülmez

hani mîrim, mes’ele avâm lakırdısında “bizim neyimiz eksik?” deye suâl  edilir ve ortalığı, ya bir ayniyat defterinden levâzım murakabbesinin, yâhud bir ta’dâd-ı noksan musâbakasının toz bulutu kaplar. Öyle ya, ale’l-ekser, bu suâl, daha sorulmadan hâzır bir cevâbı mevcuddur.

 

Kanaatim odur ki, “noksan suâli”nin bir hatâsı yoktur; bizim noksanlarımız pek çokdur; onları ta’dâd eylemek, pösteki saymakdan beterdir. Bir de “bizim tek eksiğimiz” demiyorlar mı, insanın acı acı tebessüm etmekden gayrı elinden bir şey gelmiyor. Mes’elemiz, ne tek noksanımızı tesbit, ne de hiçbir noksanımız bulunmadığını tasdîkdir. Bir kısım nazariyeci geçinenler indinde ise, “evvelâ noksanlarımızı tasnif ve merâtibini bi-hakkın ta’yin” lazımmış ki, hal çâresine sıra gelebilsin. Bu aklın suyuna gidecek olsak, zannım, evvelâ bir defter-i kebîre noksan kaydı; ba’dehû bunları tasnif ve âhiren en azîm noksandan en ufağına doğru bir noksanlar silsile-i merâtibi i’câd ve tatbîki ile, belki bir asır oyalanmak icâb eder. Teklifim, dakîk bir nazar ile “asli noksan”ımızı tezekkür etmekliğimizdir. Bundan sebep, itikadim odur ki, mes’elemiz, bu aslî noksanı teşhîse bir türlü sıra getirememekliğimizden ibarettir.

 

biz de kimiz?

Mes’eleyi böyle vaz’ iddükden sonra, usûl-i tahlîl de peşi sıra zikrolunmak lâzım gelür. “Bizim aslî noksanımız”dan bâhis olmağüçün, “biz”den murâd kimdür, tebyîn eylemek gerekdir. Filvaki’, bu sadedde pek azîm münâkaşalar artık kimsenin itibâr itmedügi bezdirici bir merhaleyi geçeli neredeyse bir asra bâliğ bir zaman oluyor. Bir vakitler, “Altaylardan gelen erler” olduğumuz makûlesi dahî pek revâç bulmuş bir memleket idik. Ammâ ki, “biz” dimeğiçün etrâfa bir bakmak lâzım; kim ne cürüm irtikâb etmiş olursa olsun, ister Altaylardan gelmiş velev başka cenâhdan sökün etmiş olsun; civârda aynı derd ile hemderd, aynı kederle me’yûs, aynı sürûr ile mesrûr, aynı kötekden nasibdâr, kimi taşra ihrâc itmeğe selâhiyeddârız? Hem ne sıfatla?

 

kim kazandı?

İmdi ben derim, basit bir nokta-i nazar ittihâz itmekde fâide vardır. Temsil, bakılsın; Mekteb-i Sultânî mezunu bir kısım Frankofon ricâl ile bir kısım Frenk mukallidi vü dahi Levanten tarafından tertib olunmuş bir top tepikleme kâfilesi, Evropa şampiyonu olsalar; bu Türkiye nam memleketin sâkinleri olarak aramızda kim bundan mesrûr ve mes’ûd olur? Sultanî’ye intisâbı olmayanlara, “hâzâ hıyar” nazarıyla bakmağı ma’rifet sanan, sâde çenesine sakal koyvermiş bir takım eşhâs mı? Sâde “cim ve bom” gibi tuhaf bir nümâyiş parolasıyla bağrınan Anadolu’nun garip evlâtları mı? Kim “biz kazandık” dedügin, hiç de mühim olmayan küçük bir teferruatdır; zira, bu topraklara pek de aşinâ olmayan bu “hurraaa!” alayları dahî, bu toprakların bir iç sızısını müfîd oluyor. Çıkılıp bakıldığında, bütün bir Türkiye o gün “biz kazandık!” deyû mağrûr u muzaffer ve bununla serhoş idüğin bilmeyen mi var! Ve ammâ herşey bundan ibâret değildir.

 

arada bir nefes al

Orta Asya’dan Bosna’ya, Endonezya’dan Fas’a bir ahâlîler havzası yeri göğü inletiyor: “biz kazandık!” Kim oluyor pekiy bu kazananlar? “Biz”, yani yenilmişleri 20. asrın... Biz, imperatorluklar ahâlîleri, bu yenilmişlerin orta yeriyiz; civâr etrâf hep mağlûp... Şimdi kalkıp bir kısım mektepli ma’lûmât-fürûş, “siz  kazanmadınız, imparatorluğunuzun zevâlinden kazanmış galata bonkörlerinin ahfâdı kazandı, siz yine  kaybedenlersiniz!” dese, ne lâzım gelür? Bana sorulsa, el-cevab, “ağzımı doldura doldura levmederim” deyesim gelir; ammaaa, elbet yakışmaz; herze ile ağız oyalamak, bed-asl olana tesellî verir.

 

Bu sûretle, biz deye kime denilmek lazım geldiği a’yân oldu; birbirinin zillet ve mağlûbiyetinden me’yûs; içlerinden birinin bir şey kazanmasıyla mesrûr, dahî başı arşa değmiş kadar mes’ûd bir ahâlîler ummânındanız biz... işte, bir noksan aranacaksa, bu “biz”in müşterek noksanı sorulmak lazım gelir.

 

Bir parça daha tavzîh edeyim. Rahmetli Erol Güngör, bir eserinde, bir beynelmilel ilmî kongrede, bir Sırp tarihçinin “Osmanlı gitti, gâvur elinde kaldık” dediğini nakletmiş idi, mekânı Cennet olsun. O vakitden bu zamana takrîben yarım asır geçmiş olsa gerekdir. Bugün, Cezâyir Reîs-i Cumhûru “Osmanlı'yı hiçbir zaman bizi sömüren bir ülke olarak görmedik... Cezayir'den gitmenizi de biz istemedik, siz gittiniz” sözlerini “(h)aydi gelin, güçlü ve hoşgörülü Osmanlı anlayışını yeniden hâkim kılalım” deye taçlandırır iken de –bu sözün arkasındaki siyasî hesâbı her ne olur ise olsun– aynı şeyi terennüm ediyor. Ve hattâ burada da durmayıp şöyle sözler ediyor: “Osmanlı Devleti’nin bıraktığı boşluk doldurulamadı... Bugün, Ortadoğu'daki krizlerin çoğunun sebebi budur... İngiltere, eski sömürgeleriyle Commonwealth’i kurdu, düzeni devam ettiriyor. Osmanlı bizi sömürmedi; niye biz Osmanlı düzenini devâm ettirmeyelim?”

 

 

aslî noksanımız

Bu söylediklerime mal bulmuş mağribî gibi atlayıp benim ne fenâ niyetler taşıdığım zehâbına kapılacaklar az olmasa gerekdir. Görelim akıl kırâatinde ne hamâkatler yumurtlar akl-ı evveller:

 

beyhûde akıl falları

Meselâ, bir kısım kimseler, Saltanat ve Hilafet kaldırılmışken, benim bunları ihyâ peşinde olanlar zümresinden olabileceğim şüphesine kapılabilir. Kargaları güldürecek bu gibi bir fenâlık peşinde olmadığımı bilenler bilir. Fransa’daki Cumhuriyetçiler-Kralcılar tarzı bir çekişme bu topraklarda ne zaman görülmüş? Başka bir kısım kimse, telâa kapılıp “bu fakîr milleti yeni bir hayâlperestliğin gayyâsına çekmek” isteyenlerden olduğuma hükmedebilir. Önünde “pan” eki bulunan da’vaların hangi milis ruhiyle nasıl fâciâlara sebebiyet verdiğini bilemeyecek derekede bir eblehlik isnâdını, şiddetle reddederim.

 

Yâhud bazı kimseler, Cezâyir denen memleketin bir zamanlar Frenk müstemlekesi olduğunu, müstemleke idaresinin ekmeğine yağ sürerken unuttukları halde, âniden şimdi tahattur eyleyip o tarîkden gelen bu kabil tekliflerin arkasında bir Frenk parmağı aramağı vazife addedebilirler. Gûyâ, kendisi bizzat Ortadoğu sahnesinde Amerika ile boy ölçüşemeyeceğini bilen Fransa, sahneye bir külhanbeyi salmak için Cezâyir aracılığıyla bizi ifsâd etmeyi deniyor olsa, fenâ mı olur? (Gerçi bu herhalde Reîs-i Cumhû Bouteflika’nın herkese ma’lûm olmayan sırlarını dahi bilebilecek kadar gâib haberler almağı müstelzimdir, ammâ, e vesveseye hudût ta’yîni de bir hayli müşkildir.)

 

Efendim, bu neviden ancak müşevveş zihinlere mahsûs dolaşık muhâkeme kusurlarını bir kenara bırakıyorum. Aslî noksanımız mes’elesinde bir başka nokta-i nazar şöyle olabilir: Şu 20. asır denen feanâlıklar asrının başına kadar uzanalım; ne göreceğiz?

 

iki asrın bidâyet manzaraları

Her ne kadar, siyasî tefekkürümüzde, Evropa’da, o devirde ümmet devrinden millet devrine geçildiği gibi bir rivâyet pek revâç bulmuş, ve millet demek millî devlet demek ise de; bu siyasî nazariye fazlasile su götürür. Meselâ Garbe bakıldıkta, İngiltere, Fransa, İtalya, hattâ Alamanya, kendi bilâdında bir milletin devleti gibi görünebilir. Ve ammâ, bunların müstemlekelerde dalgalandırdıkları bayrakları göremeyecek kadar kör olmak icâb eder; ki, bunlardan bir kısmı da bir zamanlar bizim hükümranlığımız altındaki memleketlerdir. Şimâlde Rusya’ya, Şark’da Çin ve Japonya’ya bakıldıkta bunların hangisi millâ devlet idi? El-hâsıl, 20. asrın ibtidâsında, coğrafya bir imperatorluklar coğrafyasıydı. İlk Cihân Harbi koptuğunda, kopan kıyâmet, imperatorluklar arası bir kıyâmet değil mi idi?

 

20. asrın ibtidâsındaki bu resmin yanına, şimdi de 21. asrın ibtidâsındaki bugünlerin fotoğrafını koyalım. Hani böyle bilmeceler olur; iki resim koyûb altına da “iki resim arasındaki beş farkı bulun” deye yazarlar. Ey, şimdi ben de öyle yapsam, her iki asrın ibtidâsındaki iki resmi yanyana koyûb “tek mühim farkı bulun” desem, netîce ne olur? Herhalde en mühim fark, Hind müslümanlarının ayrı bir devlet kurmaları; yâhud, Kuveyt namiyle bir devlet icad olunması olmasa gerekdir. İki resimdeki imperatorlukların artık şeklen târih sahnesinden çekildiklerini söylemek kısmen mümkün ise de; ne Rus, ne Çin, ne Japon ve tabii ne Fransız, ne İngiliz imperatorlukları aslî hüviyetinden bir şey kaybettiler.

 

kerrâkesi bundadır

İki resim arasındaki en azîm fark, Osmanlı İmperatorluğu’nun sadece şeklen değil fiîlen ortadan kalkmış olmasına mukâbil, bütün dünyada bir Amerikan İmperatorluğunun müesses hâle gelmiş olmasıdır. Fekat, bundan, garîp netâiç istihrâc etmeğe isti’câl göstermemek lâzım. Amerika’da “Türkiye’yi gözden çıkarmayalım” tarzındaki beyânâtın hemen akabinde, sözlerimi bir tuhâf anlamağa meyyâl bir kısım heveskâr kimseler çıkabilir. Ne Osmanlı’yı Amerika imhâ etmişdir; ne de Amerika Osmanlı’dan boşalan yeri doldurmuştur; filhakîka, bunun aslâ mümkün olamayacağı da âşikârdır. Bundan sebep, Amerikan aleyhdârlığını körüklemek gibi safdil bir düzenbazlık içinde bulunduğum zannolunmasın; benim ucuz aleyhdârlıkla tar’if olunacak bir tarafdârlığım yokdur.

 

Sözü bir mikdar temdid etmeği ve sabrınızı bir parça daha zorlamağı göze alarak –e hâlen kırâate devam ediyorsanız tabii– şu imperatorluklar ahâlîlerinin yurtlarına bir bakmağı teklîf edeceğim. 20. asrın bidâyetine kadar Osmanlı’nın hükümrân olduğu bu topraklar, huzûr sükûn yüzü gördü mü? Onun himâyesi altındaki Ortodoks milletlerin hâmîliğine soyunup onları giydiremediği gibi, kendisi dahî bu yolda anadan üryân dolananlar kimlerdir? Biz imperatorluklar ahâlîleri, sanılmasın ki, “imperium”u sâde Saltanat-ı Âl-i Osman ile tanımış idik; hanedân, İskender’den beri,  imperatorluklarla başa çıkmakda mâhir bir ahâlîler havzasında, hâzır bulduğu bir gövdenin nev-i şahsına münhasır irâdesi olmakdan fazla bir mânâya mı geliyordu?... Şimdi binbir mihnet ve zillet altında hâlen fukarâ, servet ve hazâini hiçbir saltanat tarafından talan edilmediği kadar harâmilere peşkeş çekilmiş bu imparatorluklar ahâlîleri, başka mahzûn kardeş ahâlîlerle aynı kaderin çilesini dolduruyor. Soralım: Kimin başı göğe erdi? Hani pek itibâr etmem ammâ, bir hayâtiyyat anolocyası ile, kafası, kolları, bacakları parçalanıb ve dahî batnı yarılarak dahilî uzuvları parça parça ayrılmış ve herbiri ayrı başına bir şahsiyyet olmağa icbâr edilmiş hangi vücûdun, her bir uzvu müstakil bir hayât sürebilir?

 

Başka noksanımız yok mudur? Eveeet, elbette vardır ve pek çokdur; sırası geldikçe onlara da kalem ile temâs ederiz. Velâkin kim, en aziîm ve aslî noksanımızın, bu iki resim arasındaki farkdan başkası olduğunu insâf ile söyleyebilir? O noksanlık ki, esâsen bizim mevcûdiyet ve ademiyetimizle de aynı şeydir; bundan en azîm menfaati kim te’mîn ediyor?

 

ya çâre?

Sizi gâyetle yorgun düşürdüm. Benim esâs maksadım, bu alt başlıkdaki suâli hep birlikde sormaklığımızdan ibârettir. Mes’ele-i azîm, şu yukarıdaki ise, hal çaresi için akıldânesiz yek ferdin kafa patlatması, akla sezâdır.



(*)     imlâ ne çok farka gebedir: yâr’ına yarın’a, yârına…

(**)   Bu yazı, ilk olarak Yarın Dergisi’nde Temmuz 2005 sayısında yayınlanmış, sadece bazı imlâ düzeltmeleri ile buraya aktarılmıştır.

 

YORUMLAR

Adınız Soyadınız:

Email:

Başlık:

Yorum: